Ekonomi

Kategoriler Dışındaki Genel Konularla İlgili Araştırma Yazıları.
bilge
Teşekkür etti: 0
Teşekkür edildi: 0

Ekonomi

Okunmamış mesaj gönderen bilge » Prş 30 Kas, 14:59

Eski Yunan’da ekonomi sözcüğünün kelime anlamı, bir evin mal varlığını yönetme sanatıydı. O dönemde ilgi veya etki alanı bir evden ibaret olan ekonomi, bugün bütün dünyayı ilgilendirmekte ve etkisi altına almaktadır. Ekonomi, sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağını inceleyen sosyal bilim dalıdır. Tarih boyu ekonomi birçok farklı şekilde tanımlanmıştır. Bu tanımın da zaman içinde anlamını ve önemini yitireceği bir gerçektir, bunun sebebi bireylerin ihtiyaçları, üretim biçimleri ve malları, dolayısıyla yaşam biçimleri değişmekte ve gelişmekte, bu değişme ve gelişme de ekonominin anlamını ve işlevini insanlığın gelişmesine paralel olarak değiştirmektedir. Kendisinden önce ekonomi hakkında birçok görüş belirtilse de, klasik ekonomi geleneğinin 1776’da Adam Smith’le başladığı kabul edilir. Onu bu kadar önemli yapan, ekonominin literatür analizinden ve ahlaki araştırmasından çok, işleyişiyle ilgilenmesiydi. A.Smith, 1776’da Ulusların Zenginliği adlı 5 ciltlik bir eser yayınlamış, burada kendinden önce yapılamayan, kapsamlı ve tutarlı bir iktisadi düzen modeli ortaya koymuştur. Tarihsel dönemlere bakıldığında, çeşitli ekonomik düzenler görülmektedir. Bu düzenler, üretim kaynağı, miktarı, yöntemi gibi konularda birbirinden çok farklı özellikler göstermektedir. Tarihte ekonomik düzenlerde üretim kaynakları şunlar olmuştur: Toprak, emek, sermaye ve bilgi. Toprağın üretim aracı olduğu Sanayi Devrimi öncesi dönem, insanların sadece toprağı işleyerek yaşadığı ve üretimlerinin yegane tarımsal ürünler olduğu dönemdir, bu yüzden toprak kutsal sayılmış ve savaşların başlıca nedeni olmuştur. Sanayi Devrimi’yle sanayileşen, makineleşen ve seri üretime geçen insanoğlu, tarımsal üretim tekelini kırdı. Bu dönemde ekonomik aktörler; insanın kol gücünü örnek alan makinalar, bunların bulunduğu fabrikalar ve buralarda çalışan işçiler ve bunları yöneten sermaye sahibi kapitalistlerdi. 20. yüzyılın ikinci yarısında, teknoloji alanında, özellikle bilgisayar, yaşanan gelişmeler de günümüzde ekonomik aracın bilgi olmasını sağlamıştır. Bu amaçla ve insan beynini örnek alarak üretilen bilgisayarlar, bu yeni devrin sembolleri haline gelmiştir. Bilgi Çağı’nı başlatan bu gelişmeler tüm insanlığı olduğu gibi ekonominin tanımını da değişime sevketmektedir. Sermaye, emek, hammadde gibi sınırlı kaynakları ve araçları olan, Sanayi Dönemi kökenli ekonomi tanımı yerine; günümüzün bilgiye, insan beynine dayanan ekonomi sistemi, bilginin ve insan aklının sınırsız olmasından dolayı sınırsız kaynağa ve araca sahiptir. Dolayısıyla ekonomi de sınırsız kaynakların idaresini inceleyen sosyal bilim olma gerçeğiyle karşı karşıyadır.




bilge
Teşekkür etti: 0
Teşekkür edildi: 0

Okunmamış mesaj gönderen bilge » Prş 30 Kas, 15:00

İktisat veya ekonomi, üretim, dağıtım, ticaret, tüketim ve hizmet sektörlerini inceleyen bir bilim dalıdır. Dünyada kaynakların sınırlı, insan ihtiyaçlarının sınırsız olması yüzünden, kaynakların daha verimli bir şekilde kullanılabilmesini sağlamak amacıyla kurulmuştur. İktisat, incelediği konulara ve kapsamlara göre dallara ayrılır:

Normatif İktisat - Bir durumu hedef olarak gören, ekonomik düzenin nasıl olmasına dair fikirler üreten iktisat dalıdır. Normatif iktisat belirlenen hedefler için neler yapılması gerektiğini araştırır. Sosyal adalet, üst düzey refah için neler yapılması gerektiğini araştırır.

Pozitif İktisat - Sadece ekonomik düzeni sebep-sonuç ilişkisi içinde inceleyen, ekonomi içinde sürekli geçerli kanunları saptamaya çalışan iktisat dalıdır. "Talep artışı enflasyonu nasıl etkiler?" gibi sorulara cevap arar. "Enflasyon hangi düzeyde tutulmalı?" sorusu normatif ikstisatın inceleyeceği bir konudur.

Mikroiktisat veya Mikroekonomi - Tüketicilerin ve firmaların ekonomik davranışlarını; ihtiyaç, fayda, değer, fiyat kavramları ile araştıran iktisat dalıdır. Piyasa türlerini, piyasaların işleyiş mekanizmasını ve farklı piyasa koşullarında firma dengesinin nasıl oluştuğunu da araştırır. Daha basit bir ifadeyle bir şirketin veya tüketicinin kendi iş işleyişi ve dış ekonomik ilişkilerini bireysel olarak inceleyen iktisat dalıdır.

Makroiktisat veya Makroekonomi - Ülke ekonomisi ve dünya ekonomisini ilgilendiren konu başlıklarını inceleyen bir iktisat dalıdır. İstihdam, enflasyon, kamu dengesi gibi konuları inceler.

Türk Dil Kurumu tanımı

1 . İnsanların yaşayabilmek için üretme ve ürettiklerini bölüşme biçimlerinin ve bu faaliyetlerden doğan ilişkilerin bütünü, iktisat.
2 . Bu ilişkileri inceleyen bilim dalı, iktisat.
3 . Aşırı harcamalardan sakınma, iktisat.

Alt dalları

Mikroiktisat
Makroiktisat
İktisat Tarihi
Uluslararası İktisat
Türkiye Ekonomisi
Kamu Ekonomisi
Politik İktisat
Çevre Ekonomisi
Sanayi Ekonomisi
Çalışma Ekonomisi
Tarım Ekonomisi
Yeni Ekonomi
Terimler

Faydacılık, Ceteris Paribus, Mukataa, Bilgi yetersizliği, Esham merkantilizm, Görünmez el, monetarizm, Monopol, Oligopol Üretim faktörleri, sermaye, Say Kanunu, monetizasyon, Monopson Toprak, İşgücü, Girişimci, Esneklik, arz, talep, Sosyalizm, Kamu, İhracat, İthalat, sübvansiyon, Milli gelir, Ödemeler dengesi, Vergi, Kamu harcamaları, enflasyon, deflasyon, deflatör, Sabit kur, döviz, Esnek kur, durgunluk, düopson, düopol, Ordinal Fayda, Taban fiyat , Oyun Teorisi , Pareto optimalite , optimal , Kardinal Fayda , Rant , Tüketici rantı , Üretici rantı, Tavan Fiyat , Barter , Tüketim , Bütçe , Fiyat Kısa Dönem , Uzun Dönem , Tam İstihdam , Teşvik , YatırımKaynak Dağılımı , Gelir Dağılımı , İstikrar , Kamunun Fonksiyonları , Dışsal Ekonomiler, coase Teoremi, dezenflasyon

bilge
Teşekkür etti: 0
Teşekkür edildi: 0

Okunmamış mesaj gönderen bilge » Prş 30 Kas, 15:03

Enflasyon

--------------------------------------------------------------------------------

Enflasyon, fiyatlar genel ve özel seviyesinde görülen sürekli artıştır.
Tanımda iki durumdan bahsedilmektedir.
Birinci olarak tek bir fiyat ya da fiyat grubu değil, fiyatlar genel seviyesi gösterge alınmaktadır.
İkinci olarak artışın bir kereye ya da birkaç defaya mahsus olmadığı, sürekli olduğu vurgulanmaktadır.
Fiyatların genel seviyesi, ekonomide seçilen belli bir mal ve hizmet kümesinin(sepetinin) parasal karşılığıdır. Fiyatlar, mal ve hizmetlerle dolaşımdaki para miktarı arasındaki dengeye göre oluşur. Para miktarındaki artış (emisyon), mal ve hizmet miktarındaki artış (büyüme) ile dengeli olursa fiyatların genel seviyesi değişmez. Ama bunlardan biri diğerinden fazla üretilirse az üretilen kıymetli hale gelir.
Nominal milli gelirin, bu gelirle satın alınan mal miktarına (gerçek milli gelir) nazaran artması yani şişmesi demektir. Deflasyonun aksidir.




Talep ve Maliyet enflasyonu

Enflasyon, genellikle talep şişkinIiğinden ve maliyet masraflarının kabarmasından ileri gelebilir. Maliyet enflasyonu ile talep enflasyonu, tavukla yumurta gibi, biri diğerinin sebebidir. Her ikisinin sebebi de ekonomide dengelerin bozulmasıdır.
Talep enflasyonu: (En çok rastlanan) Talep enflasyonu, para bolluğundan dolayı daha fazla mal ve hizmet talep edilmesine ve fiyatların artmasına yol açan olaydır. Harcamalar ve ihracat toplamınım üretim ve ithalat tutarını aşması, talep enflasyonu meydana getirir. Bu çeşit enflasyon moneter (parasal) karakterli olabilir veya olmayabilir. Para ve kredi hacminin genişlemesi harcamalarda artışa ve fiyatlarda pahalılığa sebep olmuşsa, talep enflasyonu moneter karekterIidir.
Maliyet enflasyonu: Maliyet enflasyonu, üretilen mal ve hizmetlerin maliyetinin sürekli artmasıdır. Emek, sermaye ve tabii kaynaklar gibi üretim faktörleri, üretilen mal ve hizmetlerin gerçek maliyetini oluşturur. Dolayısıyla bunların piyasa fiyatlarının artması, kaçınılmaz olarak maliyetlerin artmasını gerektirir. Başlıca şu sebeplerle ilgilidir:
Dış ticaretin kısıtlanmış bir rejime bağlı bulunması ve gümrük vergilerinin aşırı derecede yüksek olması,
Gider - istihlak - istihsal vergllerinin ağırlığı,
Mali tekeller ve eksik rekabet koşulları,
Faiz haddinin yüksekliği,
Toplu sözleşmelerle ücretlere yapılan zamlar,
Devalüasyon.

Enflasyonun hız ve şiddet dereceleri

Enflasyonlar, hız ve şiddet derecelerine göre bir takım sınıflara ayrılabilir:
Aşırı (hiper) enflasyon: Daima moneter karakterli olan bir talep şişkinliğidir. Emisyonun hızla kabarması, tüketime karşı talebi artırır. Bu, aşırı enflasyonun bir özelliğidir.Aylık enflasyon haddinin bir yıl boyunca en az %50 arttığı ve böylece yıllık enflasyon haddinin yaklaşık 13000 olduğu enflasyon türüdür.
Kronik (müzmin) enflasyon: Moneter karakterli olabilir veya olmayabilir. Bu tip enflasyonun özelliği, hızının mutedil fakat süresinin uzun olmasıdır.
Belirsiz enflasyon veya sürünen enflasyon:Özelliği fiyat yükselişlerinin yavaş bir tempo izlemesidir. Bu çeşit enflasyonda, para kıymetinin bir yıldan diğerine kaydettiği düşüklüğü çok defa faiz haddi telafi edebilir.Sürünen enflasyon, %3- %8 gibi tek haneli enflasyon haddine denir.
Dört nala enflasyon: %25-%80 gibi iki haneli enflasyon haddine denir.

Etkileri

Enflasyon, iktisadi faaliyetin akışını etkiler.
Enflasyon yaşayan toplumlarda gelir dağılımı enflasyondan olumsuz etkilenir. Halkın bir kısmının geliri enflasyon hızından fazla ve bir kısmının geliri enflasyon hızından yavaş artar. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bir durum hasıl olur.
Satınalma gücünden zayıflamalar sosyal huzursuzluklara yol açar. Spekülasyon kazançlar alınteri kazançlarına üstün gelir. Enflasyondan genellikle dar ve sabit gelirliler (memurlar) çok zarar görür. Çünkü gelirlerinin yükselen fiyat düzeyine intibak etmesi zordur. Ve yine enflasyondan en çok zarar görenler para halinde tasarruf yapmış olanlarla alacaklı bulunanlardır. Para değerini kaybettikçe satın alma gücü de zayıflar.
Buna karşılık enflasyon borçlular için avantajlıdır. Çünkü paranın değeri düştüğü için borçlarını daha kolaylıkla ödeyebilirler.
Enflasyon devam ettiği sürece herkes değeri günden güne düşmekte olan parayı elden çıkarıp mala veya gayrimenkule yatırır. Bu yüzden her çeşit mala karşı talep artar. Böylece paranın tedavül sürati artarak para değerinin düşmesine sebep olur.
Enflasyon prodüktivite ve kalite üzerinde zararlı etkiler yapar. İş bulma kolaylığı ve kazançların rahatlığı, işçileri ve satıcıları kayıtsız, aldırış etmez davranışlara sürükler. Kolay kazanan ve pervasız harcayan bir zümrenin türemesi; her türlü malın sürülmesi fırsatını doğurur.
Enflasyon, dış ödemeler dengesini de sarsar. Sermayeler; para değerinin emin ve para kirasının yüksek olduğu bölgelere açık veya gizli yollardan göç eder. Enflasyon hızı diğer ülkelerden fazla ise ihracatın tıkandığı ve ithal mallarına rağbetin arttığı görülür. Turizm gelirlerinin gelişme temposu yavaşlar ve vatandaşların dış seyahatlerdeki harcamaları çoğalır.
Bütün bu olaylarda para (veya kredi) çokluğundan hareketlenen enflasyon hızlandıkça hızlanır ve artık bunun yanında para miktarındaki artışın etkisi önemsiz kalır.

bilge
Teşekkür etti: 0
Teşekkür edildi: 0

Okunmamış mesaj gönderen bilge » Prş 30 Kas, 15:03

Devalüasyon

--------------------------------------------------------------------------------

Dış dengeyi sağlamak için başvurulacak yollardan biri de ulusal paranın dış değerinin düşürülmesidir. Devalüasyonun amacı, ithalatı pahalılandırıp, ihracatı ucuzlatmak ve böylece döviz girişini çıkışına göre hızlandırmaktır. Dış ödemelerinde açık veren, yani ihracatı ithalatından az olan ülke, ulusal paranın dış değerini indirerek ihracatını artırıp ithalatını azaltabilir. Sonuç olarak da dış denge sağlanır ve açık kapanır.

Devalüasyonun dövizle ifade edilen değer olarak, ihracatı artırıp ithalatı daraltması için, bazı koşulların varlığı gereklidir. Devalüasyon yapılan ülkede ihraç malları arzı elastik değilse (yani ihraç malları üretimi ve arzı, fiyatlar yükselse de kolaylıkla artırılamıyorsa), para ayarlamasının ihracat artırıcı etkisi doğmaz.

Ülkenin ihraç mallarına olan dış talep elastikliği uygun değilse (yani yabancılar için söz konusu ülkenin ihraç malları fiyatlarının düşmesi fazla bir anlam ifade etmiyorsa), ihracat miktar olarak genişlese de, ihracattan elde edilen dövizde bir artış beklenemez.

Söz konusu ülkenin ithal malları talep elastikliği düşükse (yani ithal malları zorunlu ihtiyaç malları ise ya da halkın yabancı mallara karşı özel bir güveni, rağbeti ve tutkusu varsa), fiyatlar yükseldiği zaman ithalat miktar olarak daralsa da, ithalat için harcanan döviz azalmaz.


İlk Devalüasyon - Lale Devrinde

Osmanlı Padişahlarından 3. Ahmet’in kızı Fatma Sultan ile evlenerek tarihe ‘damat’ olarak geçen Nevşehirli Damat Ibrahim Paşa, Sadrazam da olunca, bir dizi reform ve iyileştirme faaliyetine girişti. 1718’den 1730’a kadar tüm yetkileri elinde tutan Damat İbrahim Paşa, Sadareti’nin ilk 5 yılında ülkeyi savaştan uzak tutarak öncelikle ganimetle beslenen yeniçerileri kendisine düşman etti. İbrahim Paşa, bugünün subayları anlamındaki yeniçeri ağaları da dahil olmak üzere devletin üst düzey bürokratlarının maaşlarında dolaylı bir uygulama ile indirim yaptı. Paşa, bir süre sonra kötüye giden ülke ekonomisi düzeltmek amacıyla, paranın üzerinde oynama yaparak, Osmanlı’da ilk devalüasyonu da gerçekleştirdi.
Paşa’nın akılcı bir operasyonuyla gümüşün dirhemi iki akçe birden düşürüldü. Ancak, gümüşün değeri düşünce esnafın satışları durdu. Bir süre sonra da piyasalarda gümüş krizi yaşandı. Gümüş krizi nedeniyle zolta, para ve çil akçe darphanede kesilemedi. Piyasadaki dengesizlik yüzünden zolta değerinden bir-iki akçe daha pahalı alınıp satılmaya başlandı. Buna rağmen devlet, sıkı para politikasında direndi ve resmi değerinin üzerinde zolta almadı. Bu nedenle zolta piyasadan tamamen çekilince İstanbul’a zahire ve diğer mallar gelmemeye başladı. Bundan da esnaf olumsuz yönde etkilendi ve isyan etti.
Sadrazamın siyasi düşmanlarının biraraya gelmesi ve bunlara öfkeli esnafin da destek vermesiyle Patrona Halil adında serseri bir hamam tellalinin başını çektiği bozguncular ayaklandi. Ayaklanmanin başlarinda esnaf da kepenklerini indirerek onlara katıldı. Damat Ibrahim Paşa, 28 Eylül 1730 günü, ayaklanmanin başarıya ulaşması sonucu öldürüldü. Sadrazaminin kellesini vererek kurtulacağını ümit eden Padişah 3. Ahmet de, ayaklanmacilarin öfkesinin dinmedigini görünce yerine 1. Mahmut’u geçirerek tahttan çekildi.

bilge
Teşekkür etti: 0
Teşekkür edildi: 0

Okunmamış mesaj gönderen bilge » Prş 30 Kas, 15:05

Merkantilizmin Tarihçesi

Feodalizmin Çöküşü
Merkantilist sistem, feodalizmin külleri üzerine doğmuştur denilebilir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, Avrupa geneline bakıldığında feodalizmin sona erişinin hemen hemen her ülkede farklı tarihlere denk geldiğidir. Bu sebeple merkantilizme geçiş, hem tarih açısından hem de düşünce sistemi açısından ülkeden ülkeye değişiklik arz etmektedir. Örneğin; kıta Avrupasına göre siyasi birliğini daha önce tamamlamış İngiltere’de merkantilizm korumacı ve yayılmacı bir sistem olarak sanayi devrimi için güçlü bir millî ortam hazırlarke, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde millî birliği sağlamaya yönelik olmuştur. Feodal sistemdeki iktisadî yapıyı kısaca incelemek gerekirse; yaklaşık 30 kilometrelik, kısıtlı bir mesafe çerçevesinde gerçekleşen küçük ölçekli iktisadî aktiviteyle karşılaşılır. Üretimin dayandığı başlıca temel kaynak, tarımdır. Söz konusu sistem içerisinde belli başlı beş farklı aktör grubu etkin görünmektedir: Krallar, Asiller, Tüccar, Rahipler ve Serfler. Krallar parayı ve emniyeti sağlar, asiller tarımı kontrol eder, tüccar ticarî sistemi idare eder, ruhban sınıfı genel olarak davranışları belirler ve son olarak serfler ise sadece ve sadece hizmet etmeye odaklanmış bir işgücünü meydana getirir. Feodal iktisadî sistem şu dört ana başlık altında karakterize edilebilir: 1) Asil – Vasal İlişkisi, 2) Otoritenin son derece mahallî olması, 3) Otoritenin arazi sahipliğine dayalı olması, 4) Mülkiyet haklarının ortaya çıkışı Yukarıda da belirtildiği üzere, feodal sistemin işgücü açısından dayandığı nokta, bir bakıma yarı köle durumunda hayatlarını sürdürmeye çalışan serf sınıfıdır. Avrupa genelini kasıp kavuran ve “Kara Ölüm” olarak adlandırılan veba salgını işgücünde ciddi bir eksilme meydana getirmiştir. Bununla birlikte aynı dönemlere denk gelen reform çalışmaları ve artan seyahat imkânları, bir yandan insanların hayata bakış açısını değiştirirken diğer taraftan da uluslararası ticaretin gelişmesinin önünü açmıştır. Böylece özel mülkiyet kavramı ortaya çıkmış, genel feodal düzenle çatışmalar yaşanır olmuştur. Yukarıda bahsettiğimiz bütün bu etkenlerin sonucunda da feodal sistemin çözülme sürecinin başladığı söylenebilir.

Merkantilist Düşüncenin Ortaya Çıkışı
Aslında; yaklaşık olarak 16. yüzyılın başından 18. yüzyılın sonuna kadar olan dönemi kapsayan merkantilist dönemin benzer, tek bir düşünce etrafında kenetlenip, o yönde politikalar ürettiğini söylemek oldukça güç, hatta imkânsızdır. Feodalizmin kıta Avrupası genelinde ortadan kalkışının farklı farklı tarihlerde gerçekleşmesi, merkantilist düşüncenin ortaya çıkışı ve gelişmesininde de benzer farklılıkları beraberinde getirmiştir.

Ortaçağ’ın bitimini sembolize eden reform ve rönesans hareketleri, yeni iktisadî görüşleri ve beraberinde feodal iktisat düzeninin sonunun geldiğini de haber veriyordu. Yaşanan bu değişim, feodal yapının özelliklerine uygun bir biçimde, yerel bazda gerçekleşmekteydi. Yukarıda da belirtildiği üzere ülkeden ülkeye farklılıklar gözlemlenmekteydi. Bir ada ülkesi olmasının da getirdiği avantajla millî birliğini daha önce tamamlayan İngiltere’deki iktisadî değişim, Almanya veya Fransa’dan daha farklı bir süreci yaşamaktaydı.

Denilebilir ki; Ortaçağ siyasî yapısında yaşanan kökten değişiklikler ve sonucunda millî devletlerin yavaş yavaş tarih sahnesine çıkmaya başlaması, uluslararası kapsamda yaşanan ticarî devrim ve ortaçağ iktisat sisteminde yaşanan çöküş, merkantilizm olarak adlandırılan dönemin kapılarını açmıştır. Bu dönemde bir yandan kantitatif yönetemler geliştirilirken, söz konusu dönemin sonlarına doğru liberalizme öncülük eden görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. İktisat politikalarının, bir devleti güçlü kılma yolunda hizmet verecek şekilde belirlenmensi gerektiği düşüncesi de bu değşimde etkili olan bir başka etkendir.

Gelişme
Merkantilizm, savaş ve çatışmadan başka hiçbir şeyin ön planda olmadığı bir dönem anlamına da gelmektedir. Ticarî anlaşmalar her zaman siyasî idi ve iktisadî rekabet aynı zamanda siyasî rekabet demek oluyordu. Merkantilizmin gelişme sürecinde iç ve dış siyaset kavramlarında da bir takım değişiklikler meydana gelmişti. İç siyasette, ücret ve fiyatların düzenlenmesi ön plandaydı. Bununla birlikte; iş gücü haklarına yönelik kanunî düzenlemeler zayıf kalırken, tüketim konusunda ayrıntılı yasalar hazırlanıyordu. Dış siyasette ise; dış ticaret fazlası, deniz ticareti ve sömürge sistemi en fazla önem verilen konu başlıklarıydı.

16. Yüzyıl
16.yüzyıl, iktisat biliminin doğduğu dönem olarak kabul edilebilir. İktisadî konular ve sorunlar üzerine yazılı ilk ciddi eserler bu dönemde karşımıza çıkmaktadır. 1571 yılında ölen John Hales, ekonomi ile ilgili görüşlerin ayrı bir bilimdalı olarak ele alınması gerektiğini belirten ilk kişidir. Hales kendisinden sonra gelen Locke, Hume, Adam Smith, John Stuart Mill gibi düşünürlere önderlik etmiştir.

Miktar Teorisi de ilk kez yine bu yüzyıl içinde ortaya çıkmıştır. 1552 yılında ünlü bilgin Copernicus, Prusya Mecilisi’ne sağlam bir para sisteminin nasıl kurulabileceğini anlatmış, 1556 yılında da Polonya Kralı’nın emriyle bu konudaki düşüncelerini yazılı ortama aktarmıştır. Copernicus’a göre, para çok bollaştığı zaman değerini kaybetmektedir.

Amerika kıtasının altın ve gümüş stoklarının Avrupa’ya; öncelikle de İspanya’ya akmasıyla 1550’li yıllarda Avrupa’da fiyat devrimi olarak adlandırılan ani fiyat artışları kaydedilmiştir. Değerli madenlerin bollaşması ile fiyat artışları arasındaki ilişki birçok düşünürün dikkatini çekmiş ve bir İspanyol rahip, Navarrus 1556’da teoloji konusunda yazdığı bir kitapta faiz konusunu da ele almıştır. “Para , nerede daha kıtsa orada, bol olduğu yere göre daha kıymetlidir. Para talebi nerede kuvvetli ve arzı azsa orada daha kıymetli olur” diyerek miktar teorisini ortaya koymuş; miktar teorisini, arz – talep teorisinin bir uygulaması olarak ele almıştır.

Miktar teorisinin asıl sahibi olarak ise bir Fransız hukuçusu olan Jean Bodin kabul edilmektedir. Bodin, miktar teorisini 1568’de yazdığı “Bay Malestroit’nun Paradokslarına Bir Cevap” adlı eserinde ilk kez ortaya koymuştur. Ona göre fiyat artışlarının temel olarak beş ayrı sebebi bulunmaktaydı. Altın ve gümüşün bolluğu, monopoller, ihracat ve israf sebebiyle ortaya çıkan mal kıtlıkları, kralların ve asillerin lüks içindeki yaşantıları ve madenî paranın ayarının bozulmasıdır. Bodin’e göre fiyat artışlarındaki en önemli etken, altın ve gümüş bolluğuydu. Bodin bunun yanısıra faize dinî sebeplerle karşı çıkmış, dış ticareti onaylamış ancak ihracatın fiyatları yükseltirken, ithaların düşüreceğini savunmuştur.

17. Yüzyıl
17.yüzyıla gelindiğinde, merkantilizm ile ilgili olarak karşımıza çıkan ilk önemli kişilk, Gerard de Malynes’dir. Döviz işlemlerinin sıkı bir kontrol altında tutulması gerektiğini savunan Malynes bu yüzden kendisinden sonra gelen merkantilistler tarafından “külçeci” (bullionist) olarak adlandırılmıştır. “Saint George for England Allegorically” adlı eserinde Malynes, iktisadî etkenleri mecazî bir dille açıklamış ve faiz ile döviz kurlarını kontrol edilmeleri gereken en tehlikeli unsurlar olarak ilk sıraya yerleştirmiştir. İngiliz İmparatorluğu’nu bir eve benzeterek, harcamaların gelirden fazla olması durumunda sıkıntı doğacağını belirtmiş; ticarî bilanço deyimini kullanmamakla birlikte bir ülke açısından ihracat ve ithalat denkliğinden söz ederek, bu denkliğin eksiye dönmesinin söz konusu ülkenin zenginliğini kaybetmesi anlamına geleceğini iddia etmiştir.

1608 ile 1654 yılları arasında yaşayan Edward Misselden adlı tacir, “Free Trade or the Means to Make Trade Flourish” adlı eserinde ticaretle bireysel olarak ilgilenen kişileri desteklemiş ve tekelci firmaları, başta da ünlü East India Company’yi şiddetle eleştirmiştir. Kitabının adında serbest ticaretten bahsetse de, bir merkantilist olarak Misselden’in kast ettiği, ihracatı artırıp ithalatı sınırlandırmak için ihracatı dizginleyen bir takım kurallardan kurtulmak ve özellikle East India Company gibi tekelci ihracatçıların etkisinin sınırlandırılmasıdır. Böylece İngiltere dışına olan değerli maden akımı sınırlandırılarak, ülke zenginliğinin artırılacağını ön görmekteydi.

İngiliz East India Company’nin yöneticilerinden olan Thomas Mun, merkantilist düşüncenin en önde gelen temsilcilerinden birisidir. “A Discourse of Trade from England unto the East Indies” ve “England’s Treasure by Foreign Trade” adlı eserleri, gerek merkantilist gerekse iktisadî düşüncenin gelişmesinde son derece etkili olmuştur. İlk kitabında o dönemki iktisadî durgunluğun sebebi olarak Mun; yabancı paralardaki devalüasyona karşın Ingiliz parasının değerinin aynı kalmasını öne sürüyordu. Fakat bu durumdan çıkış İngiliz parasının da devalüe edilmesi değildi. Ona göre çare; yabancı malların az tüketilmesi, ihracatın artırılması, ithalatı ikame edecek mal üretiminin ve balıkçılığın teşvik edilmesi ve aşırı yiyecek – giyecek tüketiminin önüne geçilmesiydi. İkinci ve görece daha modern olan kitabında ise Mun, ekonomik kalkınma ile dış ticaret arasındaki ilişkiyi konu edinmiştir. İhracatın her zaman ithalattan fazla olması gerektiğini, ithal mallarını ikame edici üretime önem verilmesini ve ihrac edilen ürürnlerin hammadde değil, işlenmiş son ürünler olması gerektiğini savunmuştur. Mal ihracının yanı sıra; denizcilik, bankacılık ve sigortacılık gibi hizmet satışlarının da ülkeye döviz kazandıracağını belirterek Mun, modern ödemeler dengesinin en önemli kalemlerinden biri olan görünmeyen işlemleri de ticaret dengesine eklemiş oluyordu. Önceki merkantilistlerin aksine Mun; bir ülkenin zenginlik göstergesi olarak biriktirilen külçelerin yanı sıra, eldeki mal ve kaynakların da çok önemli olduğunu söylemiş ve ticaret, hazine ve siyasî gücün bir ve aynı şeyler anlamına geldiğini iddia etmiştir. Dış politika ve özellikle dış ticaret politikası adeta bir savaş aracı olarak kabul edilmiştir. Klasik İktisat düşüncesi bunun tam tersini savunurken, 1929 Büyük Buhranı’nın hemen ardından düşünceleri öncelikli olarak kabul görmeye başlayan Keynes, merkantilizmden bu sebepten dolayı övgüyle bahsetmiştir.

Fransız kralı 14.Louis’nin maliye bakanı olan Jean Baptiste Colbert zamanında merkantilizm Fransız devletinin bir resmî politikası haline gelmiş ve bu yüzden Fransız merkantilizmi “Colbertizm” olarak adlandırılmıştır. Fransız merkantilizmi, İngiliz merkantilizminin aksine devlet müdahaleleriyle yönlendiriliyordu. Bir başka deyişle İngiliz merkantilizmi büyük bir hızla devlet müdahalelerinden kurtulmaya yönelmişken, Fransız merkantilizminde bu müdahaleler kurumsal hale getirilmiştir. Colbertizm döneminde sanayi çeşitli şekillerde desteklenmiş ve gümrük vergileriyle korunmuştur. Fransa içerisindeki eyaletler arası gümrük vergileri kaldırılmış, tek bir Fransız Gümrük Tarifesi getirilmiştir. Her şeyin devlet gözetiminde olduğu bu sistemde, Fransız sanayiinin dışa olan bağımlığını azaltmak için mümkün olan tüm tedbirler alınıyordu. Fransız sömürgeleri artıyor, ticaret gelişiyor ve Colbert feodalizmden kalan tüm düzenlemeleri ortadan kaldırarak Fransız ulus-devletinin hakimiyetini tam anlamıyla yaymak istiyordu.

Merkantilizmin tek bir tanımını yapmanın güçlüğüne delil oluşturacak olan bir diğer örnek de Alman tipi merkantilizmdir. Kammeralizm olarak adlandırılır. Kralın veya prensin hazinesi anlamına gelen “Kammer” kelimesinden türemiştir. Çünkü amaç, devlet hazinesinin zenginleştirilmesi, gelirlerin artırılmasıydı. Bu akımın ortaya çıktığı dönemde Almanya, bir birleriyle sürekli mücadele halinde olan birçok prensliğe bölünmüş durumdaydı. İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın hızla geliştiği o tarihlerde Kameralizm, Alman devlet memurlarını eğiterek iktisadî kalkınmayı sağlamaya yönelik bir araç haline gelmiştir. Kameralist düşünce de, İngiliz ve Fransız meslektaşlarına benzer görüşleri savunmuş, bazı noktalarda ise onlardan ayrılmışlardır. Altın ve gümüş biriktirerek millî zenginliğin artacağını öne sürmüş, devlet müdahalesini savunmuşlardır. Ancak; İngiltere’de tüccar ve işadamları kısa broşürlerle merkantilist düşünceyi savunurken, Almanya, hukuk profesörleri ve maliyecilerin ortaya koyduğu son derece ayrıntılı ve uzun eserlere şahit olmuştur. Kameralistler dış ekonomik ilişkiler, ticaret ve ödemeler dengesi gibi konularla çok az ilgilenmiş, ağırlığı yurtiçi tarım ve sanayi konularına vermişlerdir. İngiliz sistemin aksine, birey ile devlet arasında iktisadî açıdan bir menfaat birliği olmak bir yana sürekli bir çıkar çatışması yaşanacağını ileri sürmüş, devletin mutlak otoritesi lehine fikirler geliştirmişlerdir.

18. Yüzyıl ve Merkantilizmin Zayıflaması
17.yüzyılın ortalarından itibaren, işadamları ve tüccarların yanı sıra bazı düşünürler de iktisadî konularla ilgilenmeye başladılar. Bunun sonucunda, kişi hürriyetine daha fazla önem veren ve devletin müdahaleci sistemine karşı çıkan; dolayısıyla merkantilizme karşı gelen bir zümre ortaya çıkmış oldu. Bunlara göre, ekonomi kendi kendine şekil verebilecek, dışarıdan herhangi bir müdahaleye ihtiyaç hissetmeyen bir sistemdi. Dış etki ne kadar az olursa, ekonomi de o kadar iyi çalışırdı. Ayrıca kısıtlama ve müdahalelerin ortadan kalkması, hem kişiler hem de ekonomi için çok daha iyi olacaktı. Nasıl ki merkantilist düşüncenin uygulanışı ülkeden ülkeye değişiyorsa, ortaya çıkan bu yeni liberal düşüncelerin etkileri de farklı farklı olmuştur. Çok sayıda sanayici ve tüccarı içinde barındıran orta sınıfın İngiltere’de yaygın olması, liberal fikirlerin benimsenmesini hızlandırırken, daha yavaş ve dar kapsamlı olsa da Fransa ve Hollanda bu akımda İngiltere’ye eşlik etmişlerdir. Fakat, bir ulus-devlet olma yolunda diğerlerini geriden takip eden Almanya ve İtalya ise merkantilizme sıkı sıkıya bağlı kalmış ve libaral düşüncelere sınırlarını en azından bir süre daha sıkı sıkıya kapatmışlardır.

Merkantilist düşünce sisteminin sağlam temeller üzerine oturmasında en önemli rollerden birisinin Thomas Mun’a ait olduğundan bahsetmişti. Mun’un ardından iktisadî düşüncede iki yeni tamayül belirmişti. Birincisi, kantatif yöntemlerin iktisadî düşünce içinde kabul görmeye başlaması; diğeri ise, ekonomik sistem üzerindeki devlet müdahalesinin azaltılmasını savunan liberal düşüncedir.

Liberal Düşünceye Doğru
İktisadın, bir bilim dalı olma yolunda önemli adımlar atılmasını sağlayan merkantilizm, liberal düşünce sisteminin da kapılarını aralamıştır. Bu geçiş döneminin en önde gelen isimleri; John Locke, Josiah Child, Nicholas Burbon, Dudly North, John Law, Richard Cantillion, George Berkeley ve David Hume gibi kişilerdir. Genel olarak merkantilizmden liberalizme geçiş dönemini şekillendiren, yeni ve farklı fikirler üreterek liberal düşüncenin temellerini atan bu bilim adamlarından Dudly North, merkantilizmi tümden redderek liberalizme geçişi savunmuştur. David Hume ise, iktisadın bağımsız bir sosyal bilim olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Otomatik denge mekanizması, tam serbest ticaret, liberal dış ticaret dengesi, külçecilikten uzaklaşma, kâğıt paranın tavsiye edilir olması, para, faiz, emek vb kavramlar üzerine derinlemesine analizler yapılmaya bu dönemde başlanmıştır. James Steuart, devlet müdahalesinin savunan “son merkantilist” olarak tarihteki yerini almıştır.

Fransa’da uygulanan ve Colbertizm adı verilen merkantilist sistem, ağırlıklı olarak sanayi üretimine önem verdiğinden, tarımla uğraşan kesimin yoğun tepkisine sebep olmaktaydı. Uzun yılların getirdiği birikmin sonucu olarak, halk kurulu düzeni ortadan kaldrımak istemekteydi. Bunun sonucunda, liberalizme giden yoldaki en önemli adım atılmış ve “fizyokrasi” olarak adlandırılan iktisadî düşünce akımı ortaya çıkmıştır. Fizyokratlar; bir lidere sahip ve yazar kadrosu ile bir dergi etrafından bütünleşmiş olan ilk modern iktisadî düşünce okulu olarak kabul edilmektedirler. Kurucusu François Quesnay’dır. Doğal düzeni ve doğa kanunlarını ön plana almışlar; olayların gidişatına bırakıldığında bir şekilde kendi dengesini bulacağını iddia etmişlerdir. Bu düşünce akımının babası olarak John Locke gösterilmektedir. Dünyaca ünlü “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (Laissez faire, laissez passe) söyleminin sahibi yine fizyokratlardır.

Böylece liberal düşünceye doğru olan eğilim gittikçe artmış ve Adam Smith’in 1776 yılında yayınlanan “Ulusların Zenginliği” adlı eseriyle, klasik iktisat düşüncesi ve liberalizm tam anlamıyla başlamıştır.


bilge
Teşekkür etti: 0
Teşekkür edildi: 0

Okunmamış mesaj gönderen bilge » Prş 30 Kas, 15:07

Türkiye'de Finansal Serbestleşme

--------------------------------------------------------------------------------

1945-1980 Altın Çağ

Kısa vadeli spekülatif sermaye hareketlerinin doğmasına ya da güç kazanmasına neden olan gelişim süreci, 1970’lerin sonunda, “Altın Çağ” olarak adlandırılan dönemin kapanması ile başlamıştır.
Altın Çağ, ikinci dünya savaşından sonraki 30 yıllık zamanı kapsayan şimdikine nazaran daha eşitlikçi ve sosyal bir dönemdi. Eşitlikçi ve sosyal karakteri, dönemin altın olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Dönemin siyasal atmosferine yöneldiğimizde, karşımıza iki kutuplu bir yapı çıkmaktadır Bu siyasal yapının ticari ilişkilere yansıması sonucunda, ülkelerin şimdikine göre dünya ekonomisi ile daha az entegre olduklarını söyleyebiliriz. Dış dünya ile yapılan ticaretin de kutup içerisindeki ülkelerle olduğunu belirtmeliyiz.
Ülkelerin gelişmişlik düzeyinden ziyade, hangi bloğa ait olduğunun önem taşıdığı bu dönemde az gelişmiş ülkeler gelişmiş ülkelerden birçok taviz koparmışlardır. Daha basit bir anlatımla, az gelişmiş ülkeler gelişmiş ülkeler üzerinde etkili olabilmişlerdir. Kalkınma iktisadının, bu dönemin ürünü olması, gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelere verdikleri önemin ayrı bir göstergesi olarak kabul edilmelidir.
“Dünyada her ülke az çok gelişiyor, açlık fakirlik azalıyordu. Finansal piyasaların denetimli olması, hükümetlere ekonomi politikalarında güçlü olma ve ekonomiyi geliştirmeye ilişkin politikalara rahatça uygulama olanağı verdi; döviz fiyatları ve faiz hadleri denetim altında tutuldu ve göreli istikrarı korudu. Enflasyon hızları hemen her yerde düşük düzeylerde kaldı. Fakir Güney’den zengin Kuzey’e doğru işçi hareketleri ve ters yöndeki dolaysız yatırımlar, her iki kesime de yarar sağladı. Çoğunluğu resmi kredilerden oluşan dış yardımlar çerçevesinde az gelişmiş ülkelerin gelişmesine önemli katkı oldu” (Kazgan, 2001: 91).
Ülkelerarası düzeyden ülke düzeyine inildiğinde, uluslararası ticaret düzeyindeki kapalılığın az gelişmiş ülkelerin ekonomi politikalarına “ithal ikameci” model olarak yansıdığı görülmektedir. Modelin özü, az gelişmiş ülkenin ithal ettiği yatırım mallarının ülke içerisinde üretilmesidir. Model içerisinde, bu malları ülke içerisinde üretecek sektörler desteklenmektedir. Ülke içerisindeki ücretli kesim, bu malları satın alacak talep olarak görüldüğünden, ücretli kesimin kazanımının yüksek olması sistemin devamını sağlayacaktır. Daha basit bir anlatımla, sınıflar arasında denge kurulacaktır.

1980’ler ve Finansal Serbestleşme

1970’li yılların ortalarından itibaren sistem, kar oranlarının düşmesi ile sıkıntı içerisine girmiştir. Uluslararası para sisteminin sona ermesi ve petrol şokları sorunların giderek artmasına neden olmuştur. Sonuçta, dünya stagflasyonist baskı ile karşı karşıya kalmıştır. Dünyanın önde gelen büyük batı ekonomileri çözümü, üretim sistemi olarak Post-Fordizm’e yönelmekte, ekonomik düzen olarak da tam serbestleşmeye geçişte bulmuşlardır. Burada tam serbestleşme terimi büyük batı ekonomilerinin 1960’ların ortalarında kısmi anlamda serbestleşme yaptıklarını belirtmek için kullanılmıştır.
Serbestleşme , devletin üretim araçları sahipliğinin ve ekonomiyi yönlendirme gücünün elinden alınması ya da özel sektöre devri anlamına gelmektedir. Bu görüşün savunucularına göre, devlet bu kaynakları ve gücü etkin olmayan bir biçimde kullanmakta ve yönetmektedir. Devletin bu varlığı ve gücü elinden alınırsa, ekonominin içinde bulunduğu kriz ortamından çıkış sağlanacaktır.
Özelleştirme, devletin kaynaklar üzerindeki yetkisinin özel sektöre devredilmesi anlamına gelmektedir. Serbestleşme sürecinin pratiğe uygulanmasının en önemli göstergesidir. ABD ve İngiltere de yoğun bir biçimde başlayan bu uygulamalar, SSCB’nin yıkılması ile büyük bir hız kazanarak tüm dünyaya yayılmıştır. Bu dönemde devletin sadece üretim araçları sahipliğinden değil aynı zamanda ekonomiye yön veren yetki ve düzenleme güçlerinden de çekilmesi istenmektedir.
Deregülasyon, düzenlemeden(kurallardan) arındırma anlamını taşıyıp, 1980’ lerle birlikte devletin yetki ve düzenleme gücünden arındırılması anlamına gelmiştir. Peki kurallardan arındırma sonrasında ne olması beklenmektedir ? Neden böyle bir ihtiyaç duyulmuştur?

Neo-Klasik Finansal Serbestleşme Teorisi

Bu sorunun cevabı, McKinnon(1973) ve Shaw(1973) öncülüğünde temeli atılan ve daha sonra Kapur, Galbis, Vogel, Buser, Mathieson, Roubini ve Martin gibi iktisatçılar tarafından geliştirilen finansal serbestleştirme teorisinde yatmaktadır. McKinnon ve Shaw ikilisi, 1973 yılında birbirlerinden bağımsız yayınladıkları kitaplarda ve daha sonra makalelerde finansal serbestleşme teorisinin: finansal baskı ve finansal derinlik kavramı üzerine oturduğunu belirtmişlerdir.
“Genelde, mali sektördeki her türlü kısıtlamayı ve müdahaleyi kapsayacak şekilde kullanılan ve özelde negatif reel faiz politikaları şeklinde uygulanan iktisat politikaları McKinnon ve Shaw tarafından “mali baskı” olarak adlandırılmaktadır” (İmer, 2003: 15 ).
Yazarlar sadece mali sektör üzerindeki baskının değil aynı zamanda mali sektörün dünya ile entegrasyonunu sağlayacak dış ticaret ve sermaye hareketleri üzerindeki baskıların da kaldırılmasını istemektedirler.
“McKinnon öncelikle sermaye hareketlerindeki kısıtların kaldırılması, daha sonra dış ticaret, mali piyasalar ve mal piyasasının önündeki engellerin kaldırılması biçiminde bir sıralama bulunduğunu ima eder” (İmer, 2003: 18). Bir bütün olarak düşündüğümüzde, finans sisteminin ilişkide olduğu bütün yapıların serbestleşmesi gerekmektedir.
İki yazar mali baskının en önemli unsurunun negatif reel faizler olduğunu belirtmektedirler. Negatif reel faizler, tasarrufları azaltacaktır. Faizler artırıldığı takdirde, tasarruflar artacak ve büyüme sağlanacaktır. İşte tam bu noktada karşımıza finansal derinlik kavramı çıkmaktadır. Shaw’ın bu konu hakkındaki görüşünü, aşağıda sunulan alıntı çok açık bir şekilde sunmaktadır.
“Reel faizlerin yüksek olduğu yerde, finans sistemi derinlik kazanır” (Arestis, 2003: 2). Bu noktada yüksek faizlerin finans sistemine girmemiş tasarrufları çekeceği ve yüksek kazanç sağlayacağından hareket edilerek bu sonuca ulaşılabilinir.
Sonuç olarak, ülkelerin büyümesi finansal serbestleşme ile gerçekleşecektir. Bu serbestleşmenin gerçekleşmesi için genelde finansal baskının özelde ise negatif reel faizlerin kaldırılması gerekmektedir.

Türkiye’de Finansal Serbestleşme

Dünya üzerindeki serbestleşme uygulamalarına bakıldığında, 1980 yıllarda Latin Amerika’da, 1990 yıllarda Asya’da sürecin hızlandığı görülmektedir. Temel olarak serbestleşme süreçlerinde aynı sıra, aynı zamanlama izlenmese de 1990’ların sonunda dünya üzerinde büyük ölçüde tamamlanmıştır.
Ülkemiz açısından bu sürecin tarihsel sıralamasını vermeden önce, uygulama öncesinde var olan durumu bir gözden geçirmemiz gerekmektedir. Bu noktada ithal ikameci süreç içerisinde, mal piyasasının fiyat denetimleri altında, dış ticaretin ise yoğun tarifeler altında olduğunu bilinmektedir.
1980 öncesi Türk finans piyasasının yapısı aşağıda belirtilmiştir.
a) Mevduat ve kredi faiz oranları kontrol altındaydı, yüksek ve dalgalı enflasyon ortamında kredi ve mevduat reel faiz oranları çoğunlukla negatifti. b) Bankaların ve mevduat sahiplerinin döviz işlemlerine önemli kısıtlamalar getirilmişti. c) Kişilerin portföylerinde döviz bulundurma olanakları yoktu. d) Tercihli kredi yolu ile birçok sektöre sübvansiyon sağlanmaktaydı. e) Mali piyasalarda gerçekleşen işlemler ve buradan elde edilen gelirler göreli olarak daha fazla vergilendirilmekteydi. f) Kurumsallaşmış bir mali sistem yoktu. g) Yabancı ve yerli bankaların mali sisteme katılmalarına önemli kısıtlamalar getirilmekteydi. h) Şirketlerin yegane finansman kaynağı banka kredileriydi. i) Zorunlu karşılıklar oranları yüksekti. j) Tl piyasası yok denecek kadar azdı. k) Şirket ve banka sahipliliği iç içe geçmişti (Kunter, 1998: 12).
İthal ikameci politikaların finans alanındaki etkileri faizler ve bankalar üzerinde çok net bir biçimde görülmektedir. Devlet kapalı bir ekonomide tek finansman kaynağı olarak gördüğü bankaları baskı altına alıp, dışarıdan banka girişini yasaklayıp, faizlerin sistemin işlemesi için düşük olmasını sağlamaktadır.
“Gelişmekte olan pek çok ülkede, özel sektöre ya da kamuya ait aktiflerin işlem gördüğü finans piyasaları ya yoktur ya da oldukça sınırlıdır. Bankacılık sektörü kaynakların toplanması sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, hükümetler bankacılık sektörünü genellikle stratejik bir sektör olarak hesaba katarlar. Dolayısıyla da dolaylı ve dolaysız bir şekilde bu sektörü denetim altına alma arayışındadırlar.Bu kontroller farklı şekillerde sağlanmaktadır: sektörün ulusallaştırılmasından, faiz oranlarının piyasa dengesinin altında bir düzeyde sabitlenmesine ya da devlete bütçe açığını düşük bir maliyetle finanse etme olanağını sunacak zorunlu rezervlerin oluşturulmasına kadar geniş bir yelpaze mevcuttur” (Venet, 2004: 60).
Türkiye için kronolojik sıralama aşağıda görülmektedir.
a) 1980: Mal piyasasında fiyat denetimlerinin kaldırılması b) 1980: Faiz hadleri üzerindeki sınırlamaların kaldırılması c) 1981-85: İthalatın serbestleştirilmesi d) 1982: SPK oluşturulması e) 1984: Döviz alım-satımın serbestleştirilmesi f) 1985: Bankalar kanununun yürürlüğe girmesi g) 1986: Bankalararası para piyasasının kurulması h) 1987: Açık piyasa işlemlerinin başlaması i) 1988: Döviz-Efektif piyasasının açılması j) 1989: Altın piyasasının kurulması k) 1989: Sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların tamamen kaldırılması
Kronolojik sıralama üzerinde finansal serbestleşme sürecine odaklaştığımız takdirde, üç önemli süreç göreceğiz. Bunlar aşağıdaki gibidir.
a) 1980: Faiz hadleri üzerindeki sınırlamaların kaldırılması b) 1984: Döviz alım-satımın serbestleştirilmesi c) 1989: Sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların tamamen kaldırılması
Literatürde finansal serbestleşme yerel ve dış finansal serbestleşme olarak ikiye ayrılmaktadır.Ülkemizin yerel serbestleşme süreci 1980 yılında faiz hadleri üzerindeki sınırlamaların kaldırılması ile başlamıştır. 1986 ve sonrasında ise merkez bankası bünyesinde kurulan piyasalarla yerel finansal yapının kurumsallaşması amacı güdülerek bu süreç tamamlanmıştır.
Dış finansal serbestleşme hakkında kronolojik bir yorum yapmadan önce, dış finansal serbestleşmenin ulaştığı düzeyi saptayabilmek için başvurulması gereken kriterleri ortaya koymalıyız. Bu kriterler aşağıda sunulmuştur.
Yerleşik olanlar açısından a) Uluslararası finansal piyasaya serbestçe borçlanabilme b) Yurtdışına serbestçe yatırım yapabilme, finansal varlıklar tutabilme c) Döviz cinsinden banka mevduatına sahip olabilme ve ödeme yapabilme
Yerleşik olmayanlar açısından a) Yurt içi finansal piyasalara serbestçe yatırım yapabilme b) Yurtiçinde borçlanma ve yükümlülük taşıma c) Yurtdışına transfer yapabilme (Sönmez, 2003: 325).
“Türkiye’de 1984 yılında alınan 30 sayılı karar kapsamında yapılan düzenlemeler bu kriterlere büyük ölçüde uyulduğunu göstermektedir. Eksiklikler 11 Ağustos 1989 da yürürlüğe konulan 32 sayılı karar ile giderilmiştir. 32 sayılı kararın özellikle 3, 4, 10, 11, 13, 14, 15, 17, 19 maddeleriyle tüm döviz işlemleri ve sermaye hareketleri serbestleştirilmiştir” (Sönmez, 2003: 325). Görüldüğü üzere ülkemizin dış finansal serbestleşme süreci 10 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır.
En son bilge tarafından Prş 30 Kas, 15:10 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

bilge
Teşekkür etti: 0
Teşekkür edildi: 0

Okunmamış mesaj gönderen bilge » Prş 30 Kas, 15:08

Türkiye'de Bankacılık

Ülkemizde bankacılığın gelişmesini beş döneme ayırabiliriz. Bu dönemler sadece incelemeyi kolaylaştırmak için seçilmiş değildir. Belki birbirinden düşünce ve metot bakımından da ayrı görülen değişme ve gelişme aşamalarıdır.

1) Birinci Dönem (1847 öncesi)
Bu dönem 1847’ye kadar olan zamanı kapsar. Türkiye’de banka adı altında ilk kuruluşlar bu tarihte çalışmaya başladılar. Daha önce para üzerine işlem yapanlar yalnız sarraflar ve bankerlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nda sarraflar ve bankerler para değiştirmek, para bozmak, ödünç para vermek, poliçe alım satımı yapmak gibi işlerle uğraşırlardı.
Sarraflık işlerini Museviler, Ermeniler ve Levantenler (Doğulular) yapıyordu. Bunlar aynı zamanda başkalarının paralarını işleten, zenginlerin ve devlet adamlarının para işlerini gören, gelirlerini tahsil eden, ödemelerini yapan ve gerektiğinde kendilerine borç para veren kişilerdi. 1842’de Anadolu ve Rumeli kumpanyaları adlarıyla sarraflardan oluşan iki heyet kuruldu ve imparatorluk gelirlerinin toplanarak Hazine’ye ve Hazine’ce havale olunan yerlere teslimi işi bu kurullara bırakıldı.
Sarraflar arasında önemli parasal işlere girişenler zamanla “banker” olarak anılmaya başladı. Bunlardan Galata’da oturup ödünç para verecek kadar güçlü olanlara “Galata bankerleri” deniyordu. Özet olarak bu birinci dönemde banka işlemlerine benzer işlemler tek tek sarraflar ya da bankerler tarafından yapılmaktaydı.

2) İkinci Dönem (1847-1875)
1840’ta çıkarılmaya başlayan kâğıt paranın değerinin düşmesi kambiyo fiyatlarında büyük değişmelere yol açıyordu. Buna bir çare olmak üzere 1845 yılında hükümetçe Galata bankerlerinden ileri gelenlerle iki yıllık bir sözleşme yapıldı. Bunlar da kambiyo rayiçlerini tutmak amacıyla ve hükümetin izniyle İstanbul Bankası (Banque de Constantinople) adıyla bir banka kurdular.
İstanbul Bankası’nın işleri bir süre düzenli yürüdü. Fakat 1848 Fransız Devrimi ve onun doğurduğu mali sıkıntılar hükümetin yardımına rağmen giderilemedi. Gerek bu bankanın, gerekse sarrafların para spekülasyonuna engel olunamadı. İstanbul Bankası’nın kapanmasından sonra sterlin kambiyo kuru 110 kuruştan 150 kuruşa yükseldi. Kambiyo kurunun bir mali kuruluş tarafından tutulmasındaki yararı gören hükümet yeni bir banka kurmayı düşündü, ama araya Kırım Savaşı’nın girmesiyle buna imkân bulunamadı. Kırım Savaşı’ndan sonra para ve maliye işleri bir kat daha bozulduğundan, kuvvetli bir bankaya olan ihtiyaç arttı ve bu ihtiyacı karşılamak üzere İngiliz teklifi kabul edildi.
Böylece 1856’da merkezi Londra’da olmak üzere Bank-ı Osmanî (Ottoman Bank) kuruldu. Bu bankanın iş merkezi İstanbul’da olacak ve Mısır hariç Türkiye’nin her tarafında şubeler açacaktı. Sermayesi 2 milyon sterline çıkarılacaktı. Mevduat ve iskonto gibi ticari işlemleri yapacaktı.
Bank-ı Osmanî’nin özel bir banka olarak kurulmasından imtiyazlı veya özel izinli bir bankaya dönüşmesine kadar geçen yedi yıl içinde başka bazı bankalar da kuruldu. Bunlar özellikle para ve kambiyo spekülasyonlarından yararlanmak ve sürekli borç alan Osmanlı hükümetine yüksek faizlerle para bulmak amacına yönelikti.
Union Financiére ile Türkiye Bankası, Şirket-i Umumiyei Osmaniye (Société Générale de L’empire Ottoman) Şirket-i Maliye-i Osmaniye (The Ottoman Financial Associatino), İtibar-i Umumi Osmani Bankası (Crédit Général Ottoman) söz konusu bankaların başlıcalarıydı. Bu arada 1863’te unvanı Bank-ı Osmanî fiahane’ye (Banque İmpériale Ottomane) çevrilen Osmanlı Bankası’na 1875 yılına kadar banknot çıkarmak imtiyazı verildi.
Bu dönemde yukarıda sayılan mali kuruluşlar dışında birçok ufak tefek banka kuruldu. Fakat bu kuruluşlar da diğerleri gibi umdukları gelişmeyi sağlayamadı ve çeşitli bunalımların etkisiyle kapandı.
Burada iki gerçek vardır: Birincisi, büyük kârlar sağlama ümidiyle başı dönen sermayedarların (para babalarının) Osmanlı Devleti’ni sürekli borç para almaya teşvik etmesi ve bazı hallerde adeta zorla banka kurdurulmasıydı. İkinci gerçek de, devletin eline geçirdiği büyük sermaye kitlesini verimli alanlarda kullanmak yerine israf etmesiydi. İşte bu nedenledir ki bu büyük spekülasyon dönemi hem devletin, hem de ona para satmakla geçinen bir çok kuruluşların ödemelerini kesmesiyle son buldu.
Aynı dönemde ilk milli tasarruf kuruluşu olarak bugüne kadar faaliyetini başarıyla sürdüren “Emniyet Sandığı” kuruldu. Esas fonksiyonu, mevduat kabul etmek ve taşınır kıymetlerin rehni ve taşınmaz malların ipoteği karşılığında para vermek olan bu kuruluş 1868’de Mithat Paşa’nın yardımıyla kuruldu. Ziraat Bankası’da temeli yine Mithat Paşa tarafından 1863’te atıldı, ama esas faaliyeti 1875’ten sonraki üçüncü dönemde başladı.

3) Üçüncü Dönem (1875-1908)
1875’te ödemelerin durdurulmasından 1882’de Düyunu Umumiye İdaresi’nin kurulmasına kadar geçen süre içinde mali durum pek istikrarlı seyretmedi. Bu idarenin kurulmasından ve belirli devlet gelirlerinin borçlara ayrılmasından sonra Avrupa para babaları arasında yeniden Türkiye işlerine karşı ilgi uyandı. Birtakım yabancı bankalar Osmanlı İmparatorluğu’nda şubeler açmaya başladı. Yabancı ve yerli sermaye ile yeni bankalar da kuruldu.
Ziraat Bankası’nın faaliyete geçişi de aynı döneme rastlar. (1888) 1875’ten sonra çalışmaya başlayan yabancı bankalardan Fransız sermayeli Crédit Lyonnais, Alman-Filistin Bankası (Deutsche-Palastina Bank) (1899), British Oriental Bank (1900), İngiliz Anglo-Palastine Company (1902), Yunan Atina Bankası (1904), Şark Bankası ülkemizin çeşitli yerlerinde şubeler açtılar.
Yine bu dönem içinde Avusturya’daki Viener Bankverein 1905’te İstanbul’da, Alman Deutsche Orientbank 1906’da İstanbul, Edirne, Bursa, Adana gibi önemli kentlerde şubeler açarken, İtalyan Societe Commerciale d’Ôriente (Şart Ticaret Şirketi) 1907’de İstanbul’da faaliyete geçti.
Bu yabancı bankaların açılmasının biri ticari, diğeri siyasi olmak üzere iki amacı vardı: Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulması ve Osmanlı İmparatorluğu’nun gelirlerinden önemli bir kısmını doğrudan idare etmesi, ülkemizle ilişkisi olan her yabancı devleti bu fırsatlardan zamanında yararlanma ve ayrıca Türkiye’nin ekonomik gelişmesinde belli oranlarda rakiplerden önce davranma ve piyasayı elde tutma çabasına yöneltti. Aynı amaçla birkaç yerli banka da kuruldu. Bunların en önemlisi Ziraat Bankası, Midilli Bankası ve Selânik Bankası’ydı.
Önce Niş vilayetinde Mithat Paşa tarafından kurulan ve sonradan yurdun çeşitli yerlerinde açılan Menafi Sandıkları 1888’de bir araya getirilerek, merkezi İstanbul’da olmak üzere Ziraat Bankası’na dönüştürüldü. Haziran 1888’de kurulan Selanik Bankası ile Şubat 1891’de kurulan Midilli Bankası birer anonim şirket olarak her çeşit banka muamelesi yapmak, sınai ve ticari teşebbüslere girişmek amacını güdüyordu.
Görülüyor ki, Ziraat Bankası bir tarafa bırakılırsa, bu dönemde yerli olarak ülke yasalarına göre kurulan bankalarda yabancı sermaye hâkimdi. Bu nedenle 18751908 yılları arasında yerli banka olarak ancak Ziraat Bankası’ndan söz edilebilir. Ziraat Bankası da o tarihlerde diğer yabancı bankalar gibi bir mali kuruluş olmaktan çok uzaktı. Özellikle zirai kredilerle meşgul oluyordu.

4) Dördüncü Dönem (1908-1923)
Meşrutiyet’in getirdiği yeni akımlardan biri de Türklerin ekonomik ve mali girişimlere başlamasıydı. Bu akı m özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında kuvvetlendi. Bu dönemde yabancı sermaye ile kurulan bankalar şunlardı:
1909’da bir Osmanlı anonim şirketi olarak kurulan; Türkiye Milli Bankası, Türkiye’de ticari ve sınai girişimlerde bulunmak, taahhüt işlerine girişmek, her çeşit banka işlemleri yapmak ve devletin, belediyelerin borç almalarına katılmak ve taşınır kıymetler ihracına aracı olmak amacını güdüyordu. Fakat pek gelişemedi ve tasfiyeye uğradı. 1910’da yabancı ve yerli sermayenin ortaklaşa kurduğu Türkiye Ticaret ve Sanayi Bankası fazla bir iş göremedi ve 1914’te kapandı.
1911’de İstanbul Bankası, 1912’de Konya İktisadi Milli Bankası, 1913’te Adapazarı İslam Ticaret Bankası (Adapazarı Türk Ticaret Bankası, 1937’den sonra Türk Ticaret Bankası) kuruldu. 1913’te Karaman Milli Bankası, 1914’te Milli Aydın Bankası, 1916’da Akşehir Bankası milli bankalar arasına katıldı.
1917’de kurulan İtibari Milli Bankası’na (Crédit National Ottoman) birtakım imtiyazlar tanındı. Buna göre bankanın kendi işlerine ait malları vergiden, hükümet daireleriyle olan muhaberatı posta pulundan, ilk kuruluş için ithal edeceği mallar gümrük resminden muaf olacak, posta ve telgrafları ücretsiz kabul edilecekti. Bankanın hisseleri nama yazılıydı ve Türk vatandaşlarına ayrılmıştı.
Banka her türlü banka işlemleriyle, sınai ve ticari teşebbüslerle iştigal edebilecekti. Ergani Bakır Madenleri imtiyazı ve bu madenleri denize bağlayacak demiryolunun imtiyazını alan banka, ilk iki yıl içinde giriştiği işlerde başarı gösterdi. Savaşın sonuna doğru bazı spekülasyon işlemleri sonucunda önemli zararlara uğradı ysa da, 1918-1922 döneminde bu zararlarının önemli bir kısmını gidermeyi ve yeni devreye güçlü bir mali kuruluş olarak girmeyi başardı. 1927’de Türkiye İş Bankası ile birleşti ve böylece adı ve tüzel kişiliği ortadan kalktı.
İtibari Milli Bankası’nın kuruluşundan sonra da Cumhuriyet’in ilanına kadar milli bankacılık hareketi sürdü ve 1917’de İstanbul’da İktisadi Milli Bankası, yine 1917’de Manisa’da Manisa Bağcılar Bankası ve Konya’da Konya Ahali Bankası, 1918’de İstanbul’da Ticaret ve İtibari Umumi Bankası, Eskişehir’de Çiftçiler Bankası, 1919’da Adapazarı’nda Adapazarı Emniyet Bankası, 1920’de Konya’da Konya Türk Ticaret Bankası, 1922’de Bor’da Bor Zürra ve Tüccar Bankası kuruldu. Ülkemizdeki bankacılığın 1908-1923 yılları arasındaki gelişmesinde şu hususları özetleyebiliriz:

• Mevcut yabancı bankalar yanında milli sermaye ile küçüklü büyüklü bankalar da kuruldu ve milli bankacılığın ilerlemesi için devletin ilgisine ve desteğine gerek olduğu anlaşıldı.
• Milli banka olarak kurulan İtibari Milli Bankası’yla Türkler banka idaresine alışmaya başladı. Yeni yetişen bankacılar Cumhuriyet dönemindeki gelişmede büyük hizmetleri dokunan elemanlar olarak önemli bir rol oynadı.

5) Beşinci Dönem (1923 sonrası)
Cumhuriyet’in ilanından bugüne kadar gerek devlet, gerekse özel teşebbüs tarafından kurulan bankalar çoğaldı ve milli bankacılık hem işlem, hem de teknik bakımından çok hızlı gelişmeler gösterdi. Bu dönemde kurulan bankaların sermaye bakımından önemlileri devlet sermayesiyle veya teşebbüsüyle kurulanlardı. Cumhuriyet Merkez Bankası, Sümerbank, Etibank, İller Bankası, Emlâk ve Kredi Bankası, Halk Bankası bunlar arasındaydı. Bir özel teşebbüs olarak kurulan Türkiye İş Bankası, devlet bankalarından sonra en büyük sermayeli ve en güçlü milli banka haline geldi.
Çeşitli şehirlerde küçük sermayelerle kurulan mahalli bankalardan bazıları sonradan güçlendi ve faaliyetine devam etti, bazıları da genel ekonomik bunalımın etkisiyle ya da bünyesindeki zayıflık nedeniyle ya kapandı veya daha büyükleriyle birleşti.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da büyük kısmı özel teşebbüse dayanan birçok banka kuruldu. Bunlar arasında Yapı ve Kredi Bankası, Türkiye Garanti Bankası, Akbank, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası, Denizcilik Bankası, İstanbul Bankası, fiekerbank, Pamukbank, Demirbank ve Vakıflar Bankası yer almaktaydı.
1958’de uygulamaya konan istikrar politikasının yol açtığı tasfiyelerin de etkisiyle, 1960-1980 arasında pek az yeni özel banka açıldı. Buna karşılık kalkınma planları doğrultusunda kamu ve yatırım bankalarına öncelik verildi. 1980’den sonra 24 Ocak ekonomik istikrar önlemlerine paralel olarak bankacılıkta önemli yapısal değişiklikler yaşandı. İhracata dayalı sanayileşme stratejisi ve dış borçlanma, bankaların mali sistem içindeki önemini artırdı.

6) Altıncı Dönem (2003 ve sonrası)
Bankacılık kanununun sonunda olması gerektiği noktaya ulastığı dönemdir. Daha önceleri bazı naylon belgelerle bir amelenin bile banka açıp işletebildiği dönem sona ermiştir. Ciddi sayılabilecek kriterler ve işletme esnasında denetleme önlemleri alınmıştır. Merkez Bankası'nın tarihi müdehalesi ile faizler, olması gerektiği normlara düşürülmüş ve "Reel Bankacılık"a geçilmiştir. Banka yönetimi eskiye oranla daha saydam hale getirilmiştir. Devlet bankaları ile özel bankalar arasındaki uçurum büyük ölçüde giderilmiştir. Devlet kontrollü kredi paketleri hazırlanmış, yürürlüğe sokulmuş ve olumlu sonuçlar alınmıştır.
Bir sonraki adım, İsveç'teki banka kanunu alıp, okuyup, değerlendirip, Türkiye ortamında uygulamanın yollarını aramaktır.


Kaynak: ekonomiforumu.com

bilge
Teşekkür etti: 0
Teşekkür edildi: 0

Okunmamış mesaj gönderen bilge » Prş 30 Kas, 15:11

Mortgage Nedir?
İngilizce de Mortgage olarak bilinen basında ve halk arasında “Kira Öder gibi uzun vadeli ev satın alma sistemi” olarak bilinen ipotekli konut finans sistemi, gayrimenkul edinmede kullanılan finansman yöntemlerinden birini ifade etmek için kullanılan bir terim.
Türk Dil Kurumu (TDK) kelime manası “tutu, ipotek, rehin” anlamına gelen "Mortgage" kelimesi yerine "tutkulu satışı" öneriyor. Sistem genel olarak konut sahibi olmak isteyenlere finans kuruluşlarınca, konut üzerinden tesis edilecek ipotek karşılığında 15 ile 30 yıl gibi uzun vadeli konut kredilerinin kullanılması temeline dayanıyor. Sistemin bir başka tanımı da, ipotekli konut finansman sistemi, kredi, finansal kiralama ve benzeri finansal işlemler yoluyla konut alımı, konutların yenilenmesi ve güçlendirilmesi için ipotek teminatlı kaynak kullandırılması anlamına geliyor. Banka, müşteri adına müşterinin talep ettiği bir gayrimenkulu peşin olarak satın alarak mülkiyeti müşteriye devrediyor. Ancak müşterinin bankaya borcunun karşılığı olarak mülk ipotek ediliyor. Müşteri bankaya borcunu belli bir ödeme planına göre, önceden belirlenmiş bir vade sonuna dek aylık ödemelerle kapatıyor.

Yeni Mortgage Yasası Nasıl Etkileyecek?
Şu anda Türkiyede konut kredileri konusunda tüketiciye esneklik sağlayacak bazı özellikler (değişken faizler ipotekli satış şartları v.s.) gibi konularda belirsizlik yaşanmaktadır. Bu nedenle 2006 da çıkması beklenen Mortgage Yasasının hem krediyi kullananlara hem de bankalara yarar sağlayacak şu özellikleri taşıması beklenmektedir. Yasa mecliste onaylanana dek bu konular kesinlik kazanmayacaktır. > Konut değeri, bir uzmanın görüşü ile belirlencektir. Uzman diplomalı ve eğitimli bir uzman olacaktır. Uzman raporu sonucunda konutun, oturulabilir ve sağlam nitelikte ve yapı güveliğinde olması garanti edilecektir.
> Sistemden imarlı binalar yararlanacaktır. Proje ve inşaat safhasındaki konutlar da Mortgage'a dahil olacaktır. Sistemde, taşınmaz mal ile ilgili yaş, semt, kredi vadesi gibi sınırlamalar olmayacaktır.
> Konut, hem alıcısı hem de satıcısı için güvenli bir şekilde el değiştirecektir.
> Yeni sistemde taksitlerini aksatanlara üç ay süre verilecektir. Tüketicinin üçüncü ay sonunda da taksitini ödememesi halinde banka, ipotek ettiği evi satma hakkına sahip olacaktır.
> Bankalar sözleşme yapmadan önce müşteriye bilgi formu verecek ve masrafları açıklamak durumunda kalacaklardır.
Borcunun kalanını kapatmak isteyenler anapara artı yüzde 2 faiz ödeyecektir (Erken Ödeme Cezası).
> Kredide vade ve faizler serbest piyasada belirlenecektir. Sabit faiz ve değişken faizli kredi olmak üzere iki faiz seçeneği sunulacaktır.
- Sabit faizi seçen tüketiciler ilk taksitte ne ödüyorsa, vade sonunda da aynı taksiti ödeyecek. Dolayısıyla aradaki dalgalanmalardan etkilenmeyecek.
- Değişken faizde ise kredi faiz oranlarının dalgalanması belli aralıkları geçerse, banka da faizini buna göre ayarlayacak. Bu seçenek kredi verenin risk yönetimini kolaylaştıracağı için daha uzun vade ve daha düşük faiz oranı seçenekleri sunulabilecektir.


Mortgage Sisteminin Faiz ve Masrafları
Mortgage alırken birçok vatandaş yanlış yapmakta, yalnızca bankaların reklam olarak ilan ettiği faiz oranlarını karşılaştırarak karar vermektedir. Oysa, faiz ödeyeceğiniz tek masraf değildir.
Mortgage masrafları 4 ana kalemden oluşur;
1. Faiz

2. Alım ve satım masrafları
> Banka kredi kullandırma ücreti
> Ekspertiz Ücreti
> Banka ve sigorta muameleleri vergisi (BSMV)
> Diğer: Dosya parası, istihbarat ücreti, başvuru ücreti, işlem ücreti ve avukat masrafı
3- Sigortalar
> Bireysel Yaşam Sigortası
> DASK (Doğal Afet Sigortası)
> Konut Sigortası
4- Taşınmaz mala ödemek zorunda kalacağınız diğer vergi ve aidatlar
Faiz:
Mortgage aldığınız andan itibaren, alınan miktar üzerinden faiz işlemeye başlar. Faiz oranlarındaki küçük farklılıklar ödeyeceğiniz miktar üzerinde büyük oynamalara neden olur.
Örneğin 30 yıllık 100.000 YTL lik mortgage faiz oranı aylık yüzde 1’den yüzde 1,5'a çıkarsa toplam 172.250 YTL daha fazla faiz ödemiş olursunuz.
Yalnızca yüzde 0,5 oranında küçük bir artışın nasıl bu kadar fark yarattığını kafadan hesaplamak mümkün değildir; hesaplayıcıları kullanmanız gerekir.
Alım ve Satım Masrafları:
Ayrıca, mortgage ile taşınmaz mal almanın aşağıda belirtilen alım ve satım masrafları vardır.
- Banka kredi kullandırma ücreti bankadan bankaya değişmekte olup yüzde 0,5 – yüzde 2 civarındadır. Bu ücret bazı bankalarda pazarlığa tabidir. Bazı bankalar bu miktara ek olarak müşteriden banka ve sigorta muameleleri vergisi (BSMV), dosya parası, istihbarat ücreti, başvuru ücreti, işlem ücreti ve avukat masrafı da istemektedirler.
- Emlakçı komisyonu da alıcı ve satıcıdan yüzde 1- yüzde 2 oranında alınır ve genellikle pazarlığa tabidir.
- Eksper raporu genellikle 200-500 YTL arasında bir rakamdır.
- Alım satım vergileri ve tapu masrafları yaklaşık yüzde 0,15 dir ve en az belediyenin tayin ettiği değer üzerinden alınır.
Sigortalar:
Bankanız taşınmaz mala Konut Sigortası ve DASK (Doğal Afet Sigortası) ve ayrıca size Bireysel Yaşam Sigortası yapılmasını da zorunlu kılabilir. Ek masrafları kaleminde en önemli etkenlerden biri bu sigorta primleridir.
Bireysel Yaşam Sigortası, DASK ve Konut Sigortası yıllık olarak tahsil edilr, sigorta primleri yaşa, gelir seviyesine, konutun bulunduğu bölgenin deprem riskine ve konut fiyatlarına göre değişir. Her yıl yenilenmesi gereken bu sigorta, yıllık yaklaşık 200-250 YTL'lik ödeme anlamına gelmektedir.
Mortgage alırken yaptırılacak Konut, DASK ve Bireysel Yaşam sigortaları için maalesef gereksiz prim ödemeleri söz konusu olabilir. Devlet tarafından belirlenmeyen sigorta primleri sigorta şirketlerince, serbest piyasada özgürce belirlenmektedir. Bu nedenle, sigorta almadan karşılaştırma yapmalı ve yalnızca bankanızın önerdiği sigorta şirketiyle yetinmemelisiniz.
Vergi ve Aidatlar:
Mortgage ile de alsanız peşin de alsanız taşınmaz mal sahibi olduktan sonra da belli aidatlar ve vergiler ödemeniz gerekebilir. Aidatlar değişmekte olup, bina bakım ve tamir masrafları v.s. gibi kalemlerden oluşur. Ayrıca taşınmazların belediyelere ve maliyeye ödenmesi gereken yıllık vergileri vardır. Bu vergi ve aidatları yaklaşık olarak hesaplamalı ve ödeme gücünüzün yettiğine emin olmalısınız.


Mortgage Kredisi İle Mi? Yoksa Peşin Mi Almak Daha Karlıdır?
Elinizde nakit paranız varsa, ister nakit paranızı kullanarak peşinen, isterseniz de mortgage kullanarak krediyle taşınmaz mal sahibi olabilirsiniz. Bu iki seçeneğin hangisinin size daha uygun olacağını anlamak için şu noktaları göz önünde bulundurun:
Mortgage Başvurunuzun Onaylanması: Peşin paranızın olması bankanızın mortgage başvurusunu onaylayacağı anlamına gelmez.
> Bankalar şu anda sadece bazı tip taşınmaz mallara mortgage vermektedirler. Örneğin, birçok banka kullanılabilir durumda mesken tipi konutlara mortgage verirken, arsa ve diğer taşınmaz mallara mortgage vermemektedir.
> Bankalar, mortgage verirken, düzenli gelir, temiz kredi özgeçmişi ve yüksek kredi notu gibi kriterlere bakarlar.
Nakit Paraya Gereksiniminiz: Elinizdeki nakite gereksiniminiz var mı? Acil bir ihtiyaç ya da diğer bir nedenle nakit ihtiyacınız varsa ya da olacaksa, mortgage düşünebilirsiniz.
Nakit Yatırım Getiriniz: Mortgage faiz oranları su anda aylık yüzde 1-1,5 oranlarındadır. Eğer siz nakit paranızı yatırım yaparak işlettiğinizde, net olarak, bu orandan fazla kazanabiliyorsanız, mortgage almanız karlı olacaktır. Eğer nakit paranız repo v.s. gibi düşük getirili bir hesapta yatacaksa, mortgage alarak para kaybedersiniz.
Taşınmaz mal alırken seçeneklerinizin ya yüzde 100 peşin ya da yüzde 100 mortgage olarak sınırlı olduğunu düşünmeyin. Elinizdeki nakitin hepsini taşınmaz mala yatırmak istemiyorsanız, mortgage alıp elinizdeki nakitin istediğiniz kadarını peşinat olarak kullanabilirsiniz. Ne kadar çok peşinat verirseniz, aylık ödemelerinizi ve ödeyeceğiniz faizi o kadar azaltabilirsiniz.

Kredi Notu Nedir?
Kredi notu bankaların size kredi verip vermemekte karar vermek için kullandığı bir kriterdir. Kredi almak için başvurduğunuz zaman, bankalar sizin ödemelerinizi zamanında yapıp yapamayacağınızı tahmin etmek isterler. Bunun için de hem şu andaki net gelir hem de geçmiş kredi (mortgage, tüketici kredisi, kredi kartı v.s.) bilgilerinizi kullanarak matematiksel bir şekilde hesaplanan kredi notunuza bakarlar.
> Sizin kredi kartı faturalarını düzenli ödeyip ödemediğiniz, kaç adet ve tipte banka hesabınız olduğu, gecikmiş ödemeleriniz, karşılıksız çekleriniz ve batık kredileriniz, bankanız ile kaç yıldır çalıştığınız, şu andaki toplam borç miktarınız gibi bilgiler kredi notunuzu belirler.
> Türkiye'de hakkınızdaki kredi bilgileri Kredi Kayıt Bürosunda tutulur. Karşılıksız çek ve batık kredi bilgileri de Kara Liste olarak T.C Merkez Bankasında tutulur. Kredi Kayıt Bürosu ve Merkez Bankası aracılığıyla hemen hemen butun bankalar hakkınızdaki bu bilgilere erişebilirler.
> Bankalar bu bilgileri Amerikan şirketlerinden (Fair Isaac, Experian, v.s.) lisans hakkını aldıkları istatistik programlarını kullanarak kredi notuna dönüstürürler ve sizin profilinizdeki diğer tüketicilerin geri ödeme riskleriyle bağdastırırlar.
> Her banka aynı bilgiye erişebilmesine rağmen, bu bilgiyi değişik olarak kullanıp değişik kararlar verebilir. Bir banka size mortgage vermeyi redderken diğer banka kabul edebilir. Bu yüzden, mortgage alırken birden fazla bankaya başvurmanız avantajlıdır.
> Yurt dışında tüketiciye uygulanan faiz oranları da kredi notuna bağlıdır. Örneğin, kredi notu yüksek bir kimse aylık yüzde 0,5 faiz ile kredi alabilirken, kredi notu düşük bir kimse aynı tip krediyi ancak yüzde 1,5 aylık faizle alabilmektedir. Türkiye'ye bu uygulama henüz gelmemiştir; faiz oranları krediyi alan kişiye göre değişmemektedir.


Mortgage Konut Sorununu Çözer mi?
Uzun yıllardan bu yana dünyanın gelişmiş ülkelerinde uygulanmakta olan, önümüzdeki 2-3 yıl içinde Türkiye'de de hayata geçirilmesi planlanan Mortgage (ipoteğe dayalı gayrimenkul finansman modeli) sistemi, konut sorununa çözüm olabilecek mi? İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkan Vekili Akın KAZANÇOĞLU, Türkiye'de bundan önce uygulanan konut edindirme sistemlerinin başarısız olmalarının ardında, ekonomik istikrarsızlık, döviz kurundaki istikrarsızlık ve ev sahibi olmak isteyenlerin gelirlerinin enflasyon karşısında eriyip taksitlerini ödeyemeyez duruma gelmesinin bulunduğunu söyledi.

Mortgage sisteminde bir teminat havuzu oluşturulduğu, buradan tüketiciye ucuz, fiks veya değişken faizli, uzun vadeli konut kredisi verildiğini belirten KAZANÇOĞLU, şöyle konuştu:
"Bu sistemde risk, neredeyse sıfırdır. ABD'deki Mortgage sisteminin işlerliğini kolaylaştıran en önemli prensip, ipotek senetlerinin kolay el değiştirmeleri oluşturmaktadır. Türkiye'nin bağlı bulunduğu Roma-Germen hukukunda senetlerin el değiştirmesi o kadar kolay değildir, bu da Mortgage sisteminin işleyişi konusunda bir takım zorluklara yol açmaktadır. Mortgage sisteminin başarılı, sürdürülebilir ve sorunsuz işlemesi için Türkiye'de kurumsallaşma gerçekleştirilememiştir. Türk insanı hiçbir zaman uzun vadede kira öder gibi ev sahibi olma olanağına sahip olmamıştır.
Türkiye'de başarılı bir Mortgage uygulaması için gerekli iktisadi, mali, hukuki ve teknik şartlar oluşturulması gerekir." Kaliteli ve dayanıklı gayrimenkul için daha fazla kaynak gerekiyorsa, mutlaka uzun vadeli gayrimenkul finansman modelinin oluşturulması gerektiğini ifade eden Akın KAZANÇOĞLU, "Bunun hayata geçebilmesi için önemli noktalardan birisi enflasyonun yüzde 15'in altına çekilmesi olarak gösterilmektedir. Bu nedenle ipoteğe dayalı finansman modelleri ile vergi avantajı yaratılmalı ve yatırım olarak teşvik edilmelidir" diye konuştu.
Mortgage, Gayrimenkul Yatırımlarını Canlandırır
KAZANÇOĞLU, Türkiye'deki Bankalar Kanunu ve uygulamasının, mortgage konusunda bir engel olarak görüldüğünü, ipoteğe dayalı finansman modelinde bu tür kredi problemi yaşanmaması için, bir kredinin sigorta ettirilmesinin ve reasüre edilmesi gerektiğini söyledi.
Türkiye'de henüz mortgage sisteminin bir hükümet stratejisi olmadığını, ipoteğe dayalı gayrimenkul finansman modelinin önümüzdeki 2-3 yıllık dönem içinde Türkiye'de hayata geçirilebilmesi ihtimalinin yüksek olduğunu vurgulayan Kazançoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:
"Mortgage sisteminin gayrimenkul ile ilgili yatırımları canlandıracaktır. Bu sistemin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için uzun vadeli fonların yaratılması, ipoteklerin alınıp-satıldığı bir ikinci el piyasasının oluşturulması ve bu suretle de nakit akışının sağlanması gerekir."
Mortgage Yerine Konut Seferberliği
Egekent Konut Üretim Yapı Kooperatifleri Birliği (Ege Koop) Genel Başkanı Hüseyin ASLAN da Mortgage sisteminde uygulamaya ne zaman ve hangi şartlarda geçileceğinin belli olmamasının konut ve kira fiyatlarını artırdığını söyledi.
ASLAN, "Bu sistem, konut edinmek isteyen dar ve orta gelirli vatandaşların konut sahibi olmasında herhangi bir kolaylık getirmeyecektir. Ekonomik krizle birlikte geliri sürekli düşen orta gelir grubundaki vatandaşlara yönelik konut seferberliğinin başlatılması daha uygun olacaktır." Özellikle bazı kooperatiflerin, mortgage sistemi henüz uygulanmaya başlamadan, sanki bu kredi devam eden inşaatlarda kullanılacakmış gibi daha şimdiden kamuoyunu yanılttıklarını ifade eden Hüseyin ASLAN, "Oysa Mortgage sistemi, oturma raporu ve tapusu olan bitmiş konutlara verilecek olan kredidir" dedi.
"Emlakçılık Gözde Meslek Olacak"
İzmir Emlakçılar ve Emlak Müşavirleri Derneği Genel Müdürü Rıdvan AKGÜN, hükümetin yıl sonuna kadar banka faizlerini yüzde 1'in altına çekecek tedbirleri almaya ve buna uygun gerekli düzenlemeleri yapmaya çalışması gerektiğini söyledi.
Konut satışlarının artmasıyla emlakçılığın son yılların en gözde mesleği haline geleceğini belirten AKGÜN, "Emlakçılar için 2005 yılı gümüş ise 2006 yılı altın yıl olacaktır" dedi.
Mortgage sisteminde hiç konutu olmayanların konut ediniminde birinci sıraya alınmasına dikkat edilmesi gerektiğini ifade etti.


Cevapla
  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

“Araştırma Genel Konular” sayfasına dön